20 Aralık 2010 Pazartesi

Adalar'a Gidiyoruz 1 - Kınalıada


Adalar vapuruna bindiğinizde vapurun uğradığı ilk ada Kınalıada'dır. Burgazada'yla beraber Adalar'ın iki mahzun kızı gibi görünen Kınalıada, günübirlik turistlerin çok ilgisini çekmez. Bu ikisi bilenlerinin geldiği adalardır. Heybeliada ve Büyükada'ysa hem bunlardan büyük hem de kalabalıktır.

'Niye diğer adalar değil de Kınalıada'yı gezer insan?' sorusunun bir çok cevabı var. Bana sorarsanız bu dört adanın dördü de prenslere layık ama Kınalıada'da yazdan kalma bir Aralık günü yaptığım gezi eminim sizi de cezbedecektir.


Öğlen 12'de Kabataş'tan kalkan vapurla başladı gezimiz. Vapur yolculuğu Adalar'da geçirilecek bir günün en güzel anları arasındadır. Sırf, Ada vapuru önce Boğaz'ı aşıp ardından Marmara'da seyrederken güvertesinde çay içmek, martılara simit atanları izlemek ya da gazetesini okumak için Adalar'a gidenleri tanıyorum... 12:50'de vardık Kınalıada'ya. Adalara her gittiğimde ilk yaptığım şey adayı tavaf etmek olur. Kınalıda bu anlamda diğer adalardan çok farklı panoramalar sunuyor. Tavafı doğuya doğru başlatırsanız ilk göreceğiniz eser meşhur Kınalıada camii olacaktır. Garip minaresi ve kubbesiyle bu camiiyi görmeden Kınalıada'yı terk etmemenizi öneririm. Kuzeye doğru bakarsanız Bostancı sahili etrafında Anadolu yakası uzanır. Ardından üç adadan parçaları görürsünüz. Güney tarafına geçerken üzerinde insan yaşamayan Hayırsız Ada ve Yassıada'yı görürsünüz. Batıdan kuzeye doğru ilerlerken Avrupa yakasının sahilleri görünür uzaktan. Bakırköy ve Yeşilköy rahatça seçilebilir.

Siz bu yürüyüşü yaparken önce evlerin arasında başlarsınız geziye. Sonra evler azalır ve biter. Adanın güneyinde plaj vardır. Kışın in cin top oynuyordu tabii bu plajda. Yeşilliklerin arasında sürdürürsünüz yürüyüşünüzü. En yeşil kısımlar yukarıdaki manastırdan güneybatıya doğru inen kısımlardır. Genel olarak ağaçtan ziyade çalı topluluklarıyla kaplıdır Kınalıada. Bir de yüksek vericilerle tabii.

Yeniden vapur iskelesine döndükten sonra istikametimiz tepedeki manastır oldu. Romen Diyojen'in kemiklerinin burada olduğu söylenir ama manzaradan öyle büyülendik ki mezar arayacak vaktimiz olmadı. Manastır sanki savaş yıllarının eski hastaneleri gibiydi. Manastırın arkasına geçip doğuya doğru giden yola devam ederseniz etrafının bir kısmı duvarla çevrilmiş bir alana çıkarsınız. İnsanda içeri girmesi yasakmış izlenimi yaratan bu alanın duvarlarla kaplı olmayan kimi kısımları uçurum misali diktir ama batıya bakan yamaclarda manzara çok güzeldir. Merkezdeki Dia'dan aldığım birayı içmek için bundan uygun bir yer olamaz. :)

Aşağı inerken karnımız acıkmaya başlamıştı ama kış vakti açık yer bulmak büyük problem. İstanbul içinde de şubeleri olan Bahar Pastanesi'nin meşhur tatlılarını tatmak niyetindeydim lakin kış vakti o da kapalıydı.


Yavaş yavaş dönüş vakti gelirken Kınalıada'yı özleyeceğimi fark ediyorum. Önümüz kış; baharla beraber yeniden damlamak lazım Kınalıada'ya.


Fotoğraf Listesi:


1- Gökyüzünden Kınalıada; deniz otobüsü kaptanı poz verircesine bir tur atıp adadan ayrılır...

2- Adalar'a giderken Haydarpaşa Tren Garı
3- Kınalıada Camii
4- Tepedeki manastır
5- Güneş batarken ben

dinceryazici79@gmail.com


Öneriler: Diğer adaları da merak edenler için


Adalar'a gidiyoruz 2 - Heybeliada ,

Adalar'a gidiyoruz 3 - Sedef Adası ,
Adalar'a gidiyoruz 4 - Büyükada 

Ya diğer denizlerdeki adalar?


Kıbrıs'ın plajları, Karpaz ve Son Kale Bufavento

Kıbrıs'ın kaleleri ve yiyelim içelim...
Bozcaada'da kısa bir tatil
Gökçeada

Uzak Adalar:

Dakar'da Ngor Adası, Pembe Göl ve Afrika'nın Rönesansı Anıtı 
Goree Adası - Dakar

5 Aralık 2010 Pazar

Mardin - Hasankeyf

Uzun bir gezinin kısa bir parçası için Mardin'deyiz. Mardin'de
geçirilecek sadece bir gecemiz var. Ankara'dan 13:50 Anadolujet uçağıyla hareket ediyoruz Mardin'e; 3'ü geçerek iniyoruz. 35 liraya taksiyle Mardin'e ulaşmak mümkün ama biz havaalanının dışına kadar yürüyüp sağa giden dolmuşlara atlayıp 2,5 liraya ulaşıyoruz eski şehrin girişine kadar.

Rezervasyonumuzu Tatlıdede Otel'ine yaptırmıştık. Güzel bir tercih olmuş Tatlıdede; gecenin ilerleyen saatlerinde şehri dolaşırken apartman gibi Artuklu Otel'ini görünce daha iyi anlıyoruz bunu. Zaten Artuklu Otel "evlilik cüzdanı olmadan almıyoruz" diyen bir otel.

Hava kararmadan Mardin'in eski sokaklarındayız. Restore edilmiş ya da edilmemiş bütün binaların sarı toprak tonu şehre çok yakışmış. Meşhur postanenin önünden devam edip Sabancıların açtığı müzeden aşağı doğru kıvrılıyoruz. Gerçekten de Türkçe-Arapça-Kürtçe ve ayırt edebildiğimiz kadarıyla Süryanice konuşmalar dolaşıyor sürekli etrafımızda. Yaşamın sürdüğü evlerin arasındaki sokaklar ıssızlaşıyor hava kararmaya başladıkça. Günlerden cumartesi, etrafta alemlere akmak için ya da iş dönüşü evine koşuşturan insan kalabalığı yok.


Dönüşte Süryani Şarabımızı alıp otelimize dönüyoruz. Otelde şarap yokmuş. Terastaki masaya kurulup içmeye başlıyoruz. Kimse yok etrafta, kasım ayı olmasına rağmen hava çok güzel... Gecikmemek için çok uzatmıyoruz bu geceyi ama tadı hala damağımda.

Sabah 6.30'da kalkıp bir de sabah ışıklarıyla dolaşıyoruz eski şehirde. Kimi kahveler bu saatte dolmaya başlamış, oysa günlerden pazar. Kebapçılar bile açılmış dükkanlarını hazır hale getirmeye çalışıyorlar. Koldaki saat ya da duvardaki takvimden ziyade, gün ışığına göre hayatın devam ettiği yerleri özlemişim. Mardin'in sokakları sabah ayrı güzel. 2 kişi için 150 tl otel ücretini ödeyip ayrılıyoruz Tatlıdede'den. Mardin'e yeniden gelmek lazım düşünceleri de dolaşıyor zihnimde; böyle sıkıştırmadan, demini ala ala içmek için...

Hasankeyf bir sonraki ziyaret edeceğimiz yer. Önce Midyat'a gidiyoruz, ardından Hasankeyf'e. 2 saat sonra Hasankeyf'teyiz. Hasankeyf'in, Kapadokya Zelve Vadisi'ne benzeyen kayalara oyulmuş evlerin olduğu kısmı ziyaretçi girişine kapatılmış. Açıklama bir turistin üstüne kaya düştüğü için olduğu şeklinde ama kafamızda hemen komplo teorileri uçuşmaya başlıyor: Ilısu Barajı olmasın bu yasaklamanın sebebi? Muhtemelen uyduruyoruz ama Hasankeyf'i gündemde tutmama çabası da çok aşikar.

Hasankeyf'e inince etrafımızı hemen çocuklar sarıyor. Bir kısmı rehberlik yapıyor bir kısmı yabancılarla sohbet etme derdinde. Türkçe konuşanlarda söyleyeceklerini Kürtçe'den çevirerek söyleyenlerin yavaşlığı var. Sürekli Hasankeyf'e gelen turistlerden öğrendikleri, çocukluklarına yakışmayan kelimeler de dikkat çekiyor. Küçük tatlı bir kız takılıyor peşimize ve dolmuşa binene kadar geziyor bizimle, bıcır bıcır anlatıp duruyor.

Hasankeyf'i görmek için aralardan yukarıya çıkıyoruz. Sonra ben gaza gelip bir kuleye tırmanıyorum merdivenlerden. Burada da manzara güzel ama daracık kuleye tırmanmak da inmek de tepesinde durmak da çok zor bir süreç. Etrafında herhangi bir engelleme olmayan kuleye tırmanıp inerken daracık merdivenlerde başka birileriyle karşılaşmak da buyuk problem. Zaten yasak olan böyle bir hareketi yapmak konusunda özellikle klostrofobisi olanlar tekrar düşünsün lütfen. Ama inişte özellikle Sagra da Familya'nın kulelerinden iner gibi kıvrılan merdivenleri görmek güzeldi. Yolgecen Hanı isimli cafede oturup Dicle Nehri'ni, yıkık köprünün ayaklarını izlemek de güzeldi. Yıllardır yapılmaması için uğraşılan baraj sular altında bırakmadan gidip görünce daha bir karşı çıkıyor insan Ilısu Barajı'na.

Rotamız Gaziantep ve ordan Halep'e geçmek şeklinde ama Batman'a ulaşınca anlıyoruz ki bu gece Halep'e ulaşmak hiç mantıklı değil. Batman Antep arası 7 saat...

Önerilen Sayfalar:

Gaziantep'te günübirlik yeme-içme-gezme
Hatay'ın lezzetleri
Günübirlik Halep Gezisi
Barcelona'da Gaudi'nin peşinde gezmek...

dinceryazici79@gmail.com


30 Kasım 2010 Salı

Yataklı Trende Yolculuk


Trenle yolculuk yapmayı seven biri olarak yataklı trenlere ayrı bir ilgi duyuyorum. Genellikle geceleri tercih ettiğim bu trenler hareket eden oteller olarak hem deği
şik bir tecrübe yaşatıyor hem de yolculuğu sıkıcı olmaktan çıkarıyor. Şimdi müsaadenizle son iki yılda yaptığım 3 ayrı tren yolculuğundan yola çıkıp Avrupa'da, Türkiye'de ve Ortadoğu'da yataklı trenlerle yolculuk yapmanın nasıl bir şey olduğunu anlatmaya çalışayım.

2009 Martı. Madrid'den Lizbon'a geçecek trenimiz akşam 22:25'te kalkıyor. Yolda saatlerimizi 1 saat geri aldığımız için 7:45'te varıyoruz Lizbon'a. Tren gayet lüks. Kapıda bizi karşılayan hostes biletlerimizi alıyor ve sınır geçişi sırasında dahi rahatsız edilmememizi sağlıyor. Kapımızı çalan, arayan, soran olmaması gayet iyi. Anlatacağım üç tren yolculuğundan en iyisi buydu. Fiyatı en yüksek olanı da; kaldığımız otellerden daha fazla bir para, 2 kişi için 500 tl ödedik bu yolculuk için. Altlı üstlü tek kişilik yataklara rağmen kompartman diğerlerinden biraz daha büyük olduğu için daha rahattı. Sabaha karşı yemekli vagondaki kahvaltıya saatlerimizi ayarlamayı unuttuğumuz için yanlış bir saatte geçmişiz ama yine de suratsız garsonumuz bize kahvaltımızı sundu. Kahvaltı çok da güzel değildi. Tren yolu aşırı bir sarsıntı yaşatmadı ayrıca, bu sayede sabaha kadar uyumak konusunda sıkıntı yaşamadık.

2010 Eylül. Ankara Ekspresi'yle Haydarpaşa Tren Gar'ından Ankara'ya gidiyoruz. Trenimiz akşam 22:30'da kalkıyor. Daha önce bizi karşılayan hostesin yerini bıyıklı bi amcam almış bu trende ama yine biletlerimiz trene girişte alınıyor ve sabaha kadar sadece 1 kez o da tren daha İstanbul'dan çıkmadan önce kapımız çalınıyor. İki kişi 120 lira bilet fiyatı İspanya'da ödediğimin dörtte biri kadar. Minibarda su ve bir kaç çeşit abur cubur ücretsiz olarak sunuluyor. Sabah Ray Restoran adıyla işletilen yemekli vagondaki kahvaltı Lizbon'a varırken yediğimden daha kötü . Zaten son zamanlarda yemekli vagondan mutlu bir şekilde ayrıldıysam sadece trende manzaraya karşı Efes içme keyfindendir; yemekler çok kötü yoksa. Sabah 6:30 gibi varıyoruz Ankara'ya. Yataklı vagonda bu sefer çok da rahat uyuyamadım ama yine de çok şikayet edilecek bir rahatsızlık yoktu. Gece gece karanlıkta oturup tren camından akıp gitmekte olan şehirlere bakarak şarap içme keyfi gayet güzeldi.

2010 Kasım. Yine bir gece yolculuğu, bu sefer Halep'ten Şam'a gidiyoruz. 12:10'da kalkacak trenimiz için bilet fiyatı iki kişi için 20 lira. 500 liralık Avrupa, 120 liralık Türkiye fiyatından sonra bu fiyatı öderken içimize kurt düşüyor ama bize bileti satan Suriyeli kadının İngilizcesi yeterli olmadığından "acaba bize 4 kişilik kompartmandan mı bilet sattı?" şüphesine düşüyorum. Bilet almak da ayrıca bir dert. Önce bir sıraya girip bilet almak istediğinizi belirtip kaydoluyorsunuz ve pasaportunuzda yazan isminizi dili döndükçe Arapça yazmaya çalışıyor birisi. Sonra başka bir sıraya girip biletinizi alıyorsunuz ve ardından da gardaki bir polis noktasına biletinizle gidip yeniden kayıt-kuyut işlemleri yapılmasını bekliyorsunuz. İşsizliğe gereksiz işler yaratarak çözüm bulmaya çalışılmış sanki. Tren, bilet fiyatından da anlaşılacağı üzere eski bir tren. Dolaptaki deri kayışlar üst yatağı sabitlemek için konulmuş sanırım ama sanki fantezi aletleri gibi görünüyorlar. Yataklara serilmiş çarşaflar gayet kötü görünüyor. Ama özellikle raylar öyle eskimiş ki üst katta yatan birisi zıplarken tavana vurmamak için tutunmak zorunda, alt kattakinin de çok bir uyuma şansı yok. Ayrıca yan kompartmanlardaki ailelerin çocukları kah kompartmanda kah dışarda sabaha kadar koşturup bağırışıp ardından da mütemadiyen ağlıyorlar. Neyse ki korktuğumuz başımıza gelmiyor, iki kişilik kompartmandayız. Sabah 6:30'da varıyor tren Şam'a ve öyle yorgunuz ki hareket etmeye mecalimiz kalmamış durumda. Yine de Ortadoğu'da yataklı tren macerası yaşamak enteresan bir tecrübe oluyor.

Son olarak ekleyeyim, bütün bu gezilerde yanınızda karşı cinsten bir arkadaşınızın olması da hiç bir şekilde sorun olmuyor. Kimseye evlilik cüzdanı göstermek zorunda değilsiniz yani.

Önerilen Sayfalar:

- Malaga - Lizbon
- Ankara - Anıtkabir
- Halep
- Keza "Cape Town - Johannesburg Tren Yolculuğu" da ilginizi çekebilir.

dinceryazici79@gmail.com

4 Kasım 2010 Perşembe

24 Saatte Eskişehir'i Yad Etmek

Serin bir Ekim öğleni bir günlüğüne Eskişehir'e gitmek üzere, peronda bekleyen Cumhuriyet Ekspresi'ne bindik. 1,5 yıllık bir maceranın ardından 4 yıl önce ayrıldığım Eskişehir'e trenle gitmek her zaman ayrı bir zevkti. Aynı nostalji duygusuyla geçtik kurulduk yemekli vagona. Güzel bir sohbet eşliğinde gündüz vakti trende içilen biranın tadı bir başka oluyor.

Eskişehir'e inince gardan yürüye yürüye Doktorlar Caddesi'ne gidiyoruz. Eskişehir hem aynı, hem çok değişmiş. Kılıçoğlu Sineması'nın alt katındaki Acıktım Kahvaltı Salonu bina yıkılmaya başladığı için taşınmış. Yeni yeri Kanatlı Alışveriş Merkezi'nin yanındaymış. Bir dönem her akşam yediğim bol nar ekşili, Tavuklu Sezar Salata'yı hala çok lezzetli yapıyorlar. Eskişehir'e yokluğumda bir çok alışveriş merkezi açılmış. Bir çok da bar... Hele Doktorlar'a paralel bir sokakta topladıkları barlar Nevizade havası katmış Eskişehir'e. Taps, Up&Down ve Havelka da yeni açılan mekanlardan.


Acıktım'dan çıkınca 1,5 yıl yaşadığım kampüs içindeki Anadolu Otel'e geçtik. Otel 1 sene önce kapanmış, 3-5 ay sonra yeniden açılmış. Daha önce vakfın işlettiği otelin işletmesi üniversiteye geçmiş ve ticari bir müesseseden ziyade kamu hizmeti veren bir yapıya bürünmüş. Konaklama fiyatları makul, kalitede bir değişiklik olmamış (sabah kahvaltısı daha iyiydi ama benim zamanımda, sıcak simitler poğaçalar kalmamış artık...). Çalışanlar yine çok sıcak, iyi niyetli, yardımsever... Eskilerden pek kimseleri göremesek de geçmişi yad etmek güzeldi.


Biraz dinlendikten sonra gece için plan yapma kısmı geldi çattı. Cuma gecesi önce biraz demlenip ardından hızlı bir mekana geçmeye karar verdik. Önce Donas'ta tavuklu dürümlerimizi yedik. Ardından rezervasyonsuz gittiğimiz Bomonti'de kapıdan çevrildik ama buna hiç şaşırmadığımı söylemeliyim. Mekanın 'tok satıcı' sahibinin bu tarz hareketlerine geçmişten de aşinaydık ne de olsa, hepi topu 3 masa doludur ama o yüzünüze bakıp tanıdık gelmediyseniz "mekan dolu" deyip almayabilir sizi. Zaten 2 bira içip kalkacağımız için Taps'e geçtik. Burada biraz demlenip 222'ye yollandık hemen. Aslında biz Neslihan'ı dinlemeyi tercih ediyorduk. Eskişehir gece hayatı deyince aklıma hep Neslihan geliyor. Sesini, şarkılarını ya da sahnesini sevdiğimden değil ama Eskişehir yıllarında o kadar çok izlemiştim ki sahnede, Eskişehir'e gidince Neslihan dinlemek şartmış gibi geliyor bana artık. Neslihan yoktu o gece herhangi bir mekanda; bilemiyorum belki artık Eskişehir sahnelerinde şakımıyor da olabilir...


222'de MFÖ konseri vardı o yüzden tercihimizi club kısmından yana kullandık. Kapı her zaman dert olmuştur bu gibi mekanlarda ama şansımıza hiç bir engelle karşılaşmadan rahatça girdik içeriye. İçeride atmosfer hatırladığım gibiydi. Topuklu ayakkabı giyip zorla yürümeye çalışan kızların düşeyazmaları; bu sene moda herhalde, hepsi aynı model kirli sakalla ortalıkta dolanan oğlanların hali, tavrı çok yabancı gelmedi bana. Takım elbisesiyle ortalıkta dolaşıp asayişi sağlamaya çalışan Sayın Abacı'nın suratsızlığı da pek değişmemiş... Ama 222 yine gece gece 'eller havaya' yapmak için gidilebilecek iyi bir mekan olmayı sürdürüyor. Geç vakitler terk ettiğimiz mekandan çıkıp otelde sızmamızla sonlandı gece.


Sabah Anadolu Otel'in bahçesinde hava serin olsa da güzel bir kahvaltı yaptık. Suni gölün kenarında, ağaçların arasında huzur içinde yudumladık çayımızı. Kısa bir kaçamağın sonu geliyordu artık. Ama çiğ börek yemeden Eskişehir'i terk etmek de olmaz. Papağan'ın yerini unutmuşum, biraz sorup soruşturmak gerekti yerini bulmak için. Ardından dönüş için farklı bir rota izleyip Yüksek Hızlı Tren'le Ankara'ya geçtik. Akşama kadar hemen her saat tren var Ankara'ya. Karada 250 km hız yapmak gerçekten ilginçmiş. Şu hızlı tren yaygınlaşsa hiç fena olmayacak. Şu kısacık gezide yaptıklarımız tadı hala damağımızdayken döndük İstanbul'a. Yakın bir zamanda yeniden gitmek lazım Eskişehir'e...


Önerilen Sayfa:


İznik ve Yenişehir Frig Vadisi'ni Gezememe
Bursa'da Huzur
Yataklı Trende Yolculuk

dinceryazici79@gmail.com



15 Ekim 2010 Cuma

Paris'te İki Günde Ne Yedim?


Paris için her yerde "bir hafta bile bu şehri tam olarak gezmek için yeterli değil" dendiğini duymama rağmen, Paris'e bu ilk gezim için sadece 2 günüm var. Yıllar önce geçerken bir uğradığım Paris'te tek gördüğüm yer Eyfel Kulesi'nin çevresiydi, o da gecenin bir vakti 2-3 saatliğine. Bu sefer de ateş almaya gelmiş gibi iki güne her şeyi sığdırmak zorunda olduğumdan, turistik bir geziden ziyade Paris'in havasını koklamak niyetindeyim. Eylül 2010 sonu ve yalnızım...


Sabah erkenden neredeyse bana uçağımı kaçırtacak bir kalabalığın içinden son anda sıyrılıp kendimi uçağımın koltuğuna attım. 3 saat 15 dakika süren yolculuğun ardından Charles de Gaulle Havaalanındayım. Buradan şehre ulaşmanın en makul yolu metro. Yanımda Google Earth'un haritasıyla Chatelet durağında metrodan inip göz kararı ve harita yardımıyla Nation Meydanı'na doğru yürümeye başlıyorum. Notre Dame Kilisesi, Louvre Müzesi ve bilimum tarihi yapının önü turist kaynıyor. Benim tercihim bu kalabalığın içinde kaybolmadan şehri tanımak, o yüzden tüm gezi boyunca hiç bir müze, kule ya da tarihi yapıyla ilgilenmeyeceğim. Bir tek Picasso Müzesi'ne gitmek niyetindeydim ama o da şansıma 2012 yılına kadar tadilattaymış. Tamaris Otel'e ulaşmam 1 saati buluyor. Aslında otelin hemen önünde metro durağı var ama amacım şehrin havasını koklamak olduğundan yürümek daha cazip geliyor.


Eylül ayının son günleri İstanbul'da tişörtle geziyordum. Paris'te havanın biraz daha soğuk olduğunu öğrensem de, bu kadar soğuk bir hava beklemiyordum. Sarkozy, Akdeniz Birliği oluşturmaya çalışınca ben de Fransa'yı Akdeniz ülkesi sanmıştım, nereden bileyim Paris'in İskandinav Yarımadasında olduğunu? Delikli spor ayakkabılarımın içindeki ayaklarım soğuktan donuyor, neyse ki kazak ve atkı almışım yanıma.


Tamaris Otel 2 yıldızlı, şehirden izole edilmemiş, metroyla her yere ulaşılabilecek ayrıca etrafında tek tük cafeler de olan bir yerde. Odalar çok küçük hele banyo-tuvalet minyatür boyutta. Fiyatları da gayet yüksek ama Paris'te bundan uygun bi otel bulamadım ne yazık ki. İstanbul'la karşılaştırınca gayet pahalı bir şehir Paris.


Otelden çıkınca ilk gördüğüm cafede biraz dinlenmek biraz da keyif çatmak için, yakınlardaki Nation Meydanı'ndaki Le Triomphe isimli kafede Creme Brulee siparişi verdim. Karamelle pek aram olmasa da Creme Brulee'yi ilk tattığım günden beri favori tatlılarım arasına koymuştum. Bu yediğim de fena değildi. Belki daha güzel yapan yerler de vardır.


Yürüyerek Eiffel Kulesine doğru ara sokaklara dalıyorum, Saint Nehri kıyısında dolaşıyorum ve en son Album isimli çizgi roman dükkanında buluyorum kendimi. Gezdiğim şehirlerde Corto Maltese ürünleri aramak adetimden Paris'te de vazgeçmedim ve bu sefer elime Corto Maltese çizgi romanlarından yola çıkılarak yapılmış 3 CD'lik bir album, bir kaç kartpostal ve Türkçe'de yayınlanmamış bir kaç Corto Maltese albümünün renkli-Fransızca versiyonları geçti. Buraya resmini de koyduğum bez afiş çok hoşuma gitse de fiyatı çok yüksek olduğundan elim cebime gitmedi ne yazik ki; belki ilerleyen dönemlerde yeniden karşıma çıkar.


Akşam yemeği için zorlu uğraşlar sonunda Le Zinc d'Honore isimli bistroyu buluyorum. Yağmur, açlık, susuzluk ve yorgunluğum bu zorlu arayışta gittikçe artıyor. Bu güzel cafenin girişinde bir garson bana "tuvit tuvit" deyip duruyordu. Garsona önce Fransızca bilmediğimi lütfen İngilizce konuşmasını söyledim. Kendisinin cevabı "Zaten İngilizce konuşuyorum" şeklinde olunca 3-5 saniye birbirimize bakıp durduk. Ortam gerginleşmeye başlamıştı. "Peki, lütfen baştan alabilir miyiz?" dedim ve o zaman anladım "Do you want TO EAT or to drink" dediğini. Bu 'güzel' aksanına rağmen kendinden bu kadar emin tavırlarına lanet edip "tuvit" diyerek oturdum yemek yenecek bir masaya... Neyse ki bu uygun fiyatlı bistroda içtiğim Soğan Çorbası çok lezzetliydi, Lamb Madallion idare ederdi ve Nutellalı krep hiç fena değildi...


Ertesi sabah erkenden kalkmak niyetindeyim ama bir gün önce 3-4 saat yürümüş olmak beni çok yormuş. Sabah Nation durağından metroyla Pigalle durağına geçiyorum. Amacım Rose Bakery isimli pastane-cafeyi bulmak. Rose Bakery'de 3 çeşit kek seçip yanına da earl grey çay söylüyorum. Kekler gerçekten çok lezzetli. (Fıstıklı ve vişneli olanlar hele...). Montmartre'a tırmanıp biraz Paris manzarasına biraz da ressamlara takılıyorum ama etraf turist kaynıyor. Ben de dolana dolana yürüyerek Forum Les Halles'i buluyorum. Düşündüğüm daha underground bi alışveriş merkeziydi ama burası bizim bildiğimiz alışveriş merkezlerinden farksız. Henüz H&M Türkiye'ye gelmediğinden oradan bir kaç alışveriş yapıyorum sadece. Bu arada Paris'te tuvalet bulmak çok büyük bi problem. Sokaklardaki o para atılarak girilen tuvalet kabinlerini kullanmayı öğrenmek iyi bir fikir, yoksa 2-3 saatte bir bi kafede mola vermek zorunda kalabilirsiniz.


Öğleden sonraya doğru açlığımı bastırmak için Le Flore en I'lle'e gidiyorum. Omlet ve dondurmalı krep açlığıma iyi geliyor. Paris'te gece eğlenmek için nerelere gidilir hiç bilmiyorum ama ben tercihimi Crazy Horse Show'dan yana kullanıyorum. İstanbul'da striptiz show izlerken kazıklanmayacağınız ender mekanlardan olan Harbiye'deki Regina'da alkollu bi gecenin sonunda arkadaslarimin zoruyla izlediğim Crazy Horse Show'un orijinalini merak ediyorum. Gayet yuksek meblaalı biletler ve hepsi birbirinden şık kadınlı-erkekli grubun içinde izlediğim show pek bir şeye benzemiyor ama Türkiye'deki amatörlükten de eser yok... Çok profesyonel bir ekip ışıklarla, müziklerle Regina'dakinden çok daha enteresan bir show hazırlamıştı. Yine de gidecek olanlar beklentilerini yüksek tutmasa iyi olur.


Sabah erkenden Eiffel Kulesine gidiyorum belki tek ziyaret ettiğim yer Eiffel Kulesi olur ve ben Paris'i öyle terk ederim diye. Sabahın ilk saatlerinden itibaren oluşmaya başlayan kuyruk beni yine caydırıyor. Uzun bir yürüyüşle bu sefer Saint Nehrinin güneyinde dolaşıp yine metroyla havaalanına atıyorum kendimi. Belki daha sonra bu sefer yalnız olmadan geldiğimde farklı bir Paris Gezisi anlatırım size ve bu anlattıklarım o gezinin demosu olur sadece...


Notlar ve Bahsi Geçen Mekanların Adresleri:


- Havaalanı şehir merkezi arasındaki ulaşım metroyla 8 euro. Şehir içinde tek yön metro 1,70 Euro.


- Tamaris Hotel'de iki gece konaklamak için 180 Euro ödedim. Şehir Merkezi'ne kolay ulaşılabilir oteller arasında en uygun fiyatlı bulabildiğim otel buydu. http://www.hotel-tamaris.fr/


- Album Comic Store: 8 rue Dante, 75005.Saint Nehrindeki Ile de la Cite Adasının hemen güneyinde yaklaşık 200-300 metre uzaklıkta. Corto Maltese CD'si 40 Euro, fotoğrafını da koyduğum bez afiş 150-160 Euro civarındaydı.


- Le Zinc d'Honore: 36 Place du Marche St-Honore, 75001 Rue St Roch'un bir batısındaki sokakta. 3 çeşit yemeğe 25 Euro hesap ödedim.


- Rose Bakery:46 rue des Martyrs, Pigalle durağına yürüyerek 300-400 metre.


- Le Flore en I'lle: 42 quai d'Orleans. Ile St Louse Adasının güneyindeki caddesinin en batı ucunda.


- Crazy Horse Show: Bilet fiyatları barda 70 Euro. Benim aldığım ve bardan pek de farklı olmayan Gold kategoride 100 Euro, VIP kısmında 1000 Euro. http://www.lecrazyhorseparis.com/


- Türkiye'ye dönmeden önce benim gibi peynir manyaklarına tavsiyem herhangi bir supermarkete uğrayıp peynir reyonunu talan etmeleri. Emmentel'dense Hollandalıların Maasdam'ını tercih eden birisi olarak ikisinden de uygun fiyata bulunca çantamı doldurdum. Farklı peynirleri de hiç fena değildi...


Fotoğraf Listesi:


1- Eiffel Kulesi

2- Saint Nehrinde trafik işaretleri
3- Corto Maltese afişi
4- Saint Nehrinin içindeki heykellerden biri
5- Crazy Horse Show
6- Eiffel Kulesinin daha sanatsal ve müstehcen bir versiyonu

Önerilen Sayfalar:


- MalagaBaden Baden ve Strasbourg
- Yetişkinler için gece eğlencesi: Amsterdam 

dinceryazici79@gmail.com

26 Eylül 2010 Pazar

Sümela Manastırı



2010 Eylül'ünde Trabzon'da boş bir yarım günüm var. Hep merak ettiğim Sümela Manastırı'nı ziyaret etmek için bundan uygun zaman olamaz. Hava ne çok sıcak, ne çok soğuk. Gerçi şehirde tişörtle gezerken dağın yamaçlarında giymek için yanıma bir hırka almakla iyi etmişim. Hafiften serpiştiren yağmura karşı bi şemsiye de fena olmazmış ama o kadar tedbirli gelme şansım yoktu.

Maçka taraflarındaki Sümela Manastırı'na gitmek için araba kiralamak ya da bir taksiyle anlaşmak da bir yol ama Çömlekçiler'den kalkan minibüslerle de kolayca manastıra kadar çıkabilirsiniz. Yolları bilmediğimizden minibüste karar kıldık. Sezon bitmiş olmasına rağmen şanslıyız ki minibüsün kalkmasına sadece 10 dakika kala minibüsteki yerimizi aldık. Sezonda 15 lira olan git-gel fiyatı fazla misafir olmadığından 20 liraya çıkmış. Yaklaşık 45 dakika süren bir yolculukla Sümela Manastırı'na ulaşıyoruz. Minibüs bizi 3 saat sonra aşağıdan alacak.

Açık havalarda güzel bir manzarası olduğu söylenen manastırdan aşağıya baktığımızda sis ve bulutlar dışında pek bir şey görme şansımız olmuyor ama zaman zaman katman katman çöken sis mistik havayı arttırıcı bir etki yapıyor.

Manastırdaki binaların yarısı restorasyon çalışmaları nedeniyle kapalı, kalanlarsa gözünüze biraz fazla yeni gelebilir. Keza duvarlardaki resimlere kazınmış Türkçe, Rumca ve İngilizce yazılar da rahatsızlık yaratabilir ama yine de güzel ambiyansı olan bir yapı duruyor karşımızda. Ayrıca enteresan bir şekilde çok da fotojenik... Her bina böyle güzel çıkmaz fotoğraflarda. Işık ve rengin ötesinde kendine has bir fotojenikliği var Sümela Manastırı'nın.

Manastır gezisinin ardından 1-2 kilometrelik dolanbaçlı bir dağ yolundan aşağı iniyoruz. Asfalt yola alternatif bu dağ yolundan dolana dolana yürürken oksijene gark ettiğinizi düşüneceksiniz. Kökleri toprağın üzerinde yayılan ağaçlar burada ilgimizi çekiyor. Eğer minibüsle ya da kendi arabanızla değil de otobüsle gelmişseniz 'aşağı'dan 'yukarı'ya ya yürüyerek ya da orda bulabileceğiniz minibüslerle çıkmak zorundasınız çünkü yeni yapılmış asfalt yoldan minibüsten büyük araçlar geçemiyormuş.

Aşağıda bulunan tesiste yöresel yemekler ve balık bulma şansınız var. Ben tercihimi mıhlamadan yana kullanıyorum ve memnun kalıyorum. Sadece Sümela Manastırını görmek için değil yeşilliklerin içince Karadeniz'in tadını çıkarmak, dere kenarında oturup yiyip içmek için bile gidilebilecek bu mekandan ayrılıp minibüse binerken bir sonraki Trabzon gezimin planını yapmaya başladım bile: Uzungöl'e çıkmak.

Önerilen Sayfalar:

- Trabzon'a gelmişken Uzungöl'e çıkmak isteyenler Trabzon Uzungöl gezi yazısına göz atabilirler.
Trabzon Merkez ve Ayder
Amasra - Betona Esir Olmadan Önce
- Bu topraklardaki eski Rum yerleşimlerine örnekler: Üç Eski Rum Köyü...

dinceryazici79@gmail.com

4 Eylül 2010 Cumartesi

Lizbon - Fado'nun büyüsü

2009 Martının son günü, Barcelona ve Madrid'deki 9 günün ardından 3 günlüğüne Lizbon'a geçeceğiz. Madrid'den yataklı vagonla Lizbon'a geçmek biraz pahalı olsa da (2 kişi 200 Euro) akşam 22:25'te kalkan trenimiz sabah 7:45'te Lizbon'a varana kadar sınır geçişi dahil kimse bizi rahatsız etmiyor. Portekiz'le İspanya arasındaki bir saat saat farkını hesaba katmadığımızdan kahvaltı için yemekli vagona bir saat erken gitmişiz. Kahvaltımızı istediğimizde garsonların yüzündeki memnuniyetsizlik bundanmış.

Lizbon'da Sweet Home isimli hostele geçtiğimizde ilk memnuniyetsizliğimiz başlıyor. Çift kişilik yatak olmadığından 3 kişilik oda tutmuşuz ve yataklar birleşmemek üzere tasarlanmış. Memnuniyetsizliğimiz sonucu hostel sahibi Anna bize indirim yapıyor, kişi başı 20 Euro'ya konaklıyoruz hostelde. İspanya'dan sonra Portekiz'in fakirliği de başka bir rahatsızlık sebebi. Dümdüz şehirlerde haritayla şehri keşfetmeye alışmışız ama Lizbon gibi engebeli bir şehirde haritada kısacık görünen bir yol aslında çok uzun ve engebeli bir yolculuk gerektiriyor, hatta bazen yakın iki nokta arasında yol bile bulamıyoruz. İstanbul'da Harbiye'den Kurtuluşa dümdüz geçmeye çalışmak gibi bir şey bu...


Feira da Ladra (Hırsızlar pazarı demekmiş) denilen halk pazarına gitmek için sanki şehri çok iyi biliyormuşçasına otobüse atlıyoruz. Ancak yaptığım yanlış hesaplar yüzünden şehrin fakir arka mahallelerinde uzun süre yürümek zorunda kalıyoruz. Lizbon için yol kenarlarına işeyen adam figürü çok normal bir sahne. En sonunda pazara ulaştığımızda karşılaştığımız manzara eski püskü eşyalardan ibaret. Hani Vintage kıyafetler satan mağazalar ararken eskiciye girmiş gibiyiz. Pazarda en ilgimi çeken şey Corto Maltese'in Türkçe'de yayınlanmamış bir macerasının Portekizce renkli bir baskısını bulmam oldu.


Pazarın hemen yanında Panteao Nacional de Santa Engracia yer alıyor. Lizbon 1700'lerdeki bir depremde yerle yeksan olduğundan bu tarihten eski çok az yapı var şehirde. Ancak bu yapının terası Lizbon'a panaromik bir bakış atmak için ideal.


Deniz kenarında yaptığımız yürüyüş de bizi pek kesmeyince yine hostelimizin etrafında dolaşmayı tercih ediyoruz.


İkinci gün Baixa, Chiado ve Rossio civarında dolandık durduk. Yemek için tercihimiz Cafe A Brasilia. Lizbon'da yemek yemek tam bir işkence. İçinde domuz olmayan ürün bulmak için çok uğraşmak gerekiyor. Tavuk yok, etlerin de tadı bir garip. Yine en iyisi deniz ürünleri. Karides de bunların içinde en lezzetlisi. Ahtapot da tercih edilebilir bir lezzet.


Lizbon'a geldiğimizden beri akşam fado dinlemek için nereyi tercih etmemiz gerektiğinizi araştırıp durduk. En sonunda Time Out'ta uygun fiyatlı diye bahsedilen Mesa des Fradese'de karar kıldık. Lizbon'da unutulmayacak saatlerimiz böylece başladı. Alfama'daki mekanda yemekler yine Lizbon'daki her yer gibi damak tadımızın çok uzağında. Fadonun başlangıç saati 9 dense de 11'de başlıyor müzik. Biz 8'de gittiğimizden o saate kadar çoktan kafayı bulmuştuk şarapla :)


Küçücük mekan toplasan 20-25 kişilik. Fado söylenirken yemek ve içki servisi yok; sanırım yemek ve içmek de ayıp kabul ediliyor Portekiz adetlerine göre. 11'de kapı kapatılıyor. Kapının ağzına konan sandalyede oturan genç mandoliniyle çalmaya başlıyor ve ayaktaki kızımız da o içten sesiyle başlıyor söylemeye. 3 şarkının sonunda mekan konusunda ne kadar doğru bir seçim yaptığımızı anlıyoruz. Sahneye her çıkan 3-4 şarkı söyleyip yerini arkadaşına bırakıyor. Müzik bizi öylesine etkiledi ki ertesi gece için rezervasyon yaptırıp ayrıldık mekandan. Lizbon'da taksi fiyatları çok uygun, mekanımız da hostelimize çok yakın; 4-5 Euro'ya hostelimizdeyiz.


Sabah kalkınca acaba bu gece fado dinlemeye başka bir mekana mı gitsek önerisini atıyorum ortaya ama dün gecenin ne kadar büyüleyici olduğunu hatırlamam teklifimi geri çekmem için yeterli. Ama en azından yemeği başka yerde yiyip mekana gitmek konusunda anlaşıyoruz. Mürekkep balığı ve kırmızı etin ne kadar kötü olduğunu anlatamam... 90 Euroluk hesabın o yemeklere ödenmesi beni rahatsız ederdi eğer müzik bu kadar etkileyici olmasaydı.


Lizbon'da akşama kadar şehri turlamaya devam ediyoruz. Kaleye çıkıyoruz son günümüzde ama Madrid ve özellikle Barcelona sonrası Lizbon bize yeterince güzel gelmiyor. Neyse ki fado var. 3 günün açlığını atmak için metroyla Columbus alışveriş merkezine gidiyoruz. Burada yediğimiz makarna bile çok güzel değil ama önceki yediklerimizden sonra bu makarna cennetten çıkmış gibi. Mesa des Fradese'ye varışımız özellikle akşam saat 10'u buluyor. Acaba dün çok içtiğimiz için mi bu kadar beğendik programı? Bu gece daha az içiyoruz ayrıca yemek de yemediğimiz için hesap 33 Euro'ya düşmüş gecenin 2 buçuğunda mekandan ayrılırken. Bu sefer başka birileri var sahnede ve bunlar da dünküler kadar büyüleyici. Türkiye'ye döndükten sonra aldığımız hiç bir fado CD'si indirdiğimiz hiç bir mp3 nedense orada dinlediğimiz etkiyi vermiyor. Lizbon'a sırf fado dinlemek için yeniden gidilir. Sabah erkenden hosteli terkedip 4 saat sürecek uçak yolculuğu için havaalanına ulaşırken kulaklarımızda hala o güzel müzik çınlıyor...


Bahsi Geçen Mekanları Linkleri ve Adresleri:

1- Sweet Home Hostel

2- Feira Da Ladra
3- Santa Engracia
4- Mesa des Fradese: Rua dos Remedios 139 A, 00 351 218 871 452.

dinceryazici79@gmail.com


Önerilen Sayfalar:


Granada ve Al Hamra Sarayı - Avrupa'nın Batısında İslam Şaheseri - Malaga Barcelona'da Gaudi'nin peşinde gezmek...
Yataklı Trende Yolculuk

22 Ağustos 2010 Pazar

Meke Gölü ve Konya'nın Obrukları

Sadece bir günüm var Konya'da geçirilecek. Bu bir günü de şehir merkezine 100-110 km uzaklıktaki Meke Gölü'nü görerek geçirmek niyetindeyim. Yıllardır merak ettiğim Meke Gölü'yle ilgili son dönemde duyduklarım ne yazık ki çok iç açıcı değildi. Kurumaya yüz tuttuğundan eski güzelliğinden eser kalmadığından bahsediliyordu hep. Haksız da değilmiş anlatanlar...

Gölün içinde bir tepe ve tepenin üstünde bir krater gölü daha. İnternette araştırdığınızda gördüğünüz manzara süper aslında ama sorun şu ki hersi havadan çekilmiş bu fotoğraflardaki açıyla göle bakmak için bir pilot arkadaşınızı kandırıp küçük bi Cessna 172'yle gölün üstünde uçmaya razı etmeniz lazım :)


1 saati geçen yolculuğumuz sonunda gördüğümüz manzara kurumuş bir göl yatağıydı. 5-10 santimetre kalınlığındaki son su tabakası vişne suyu rengindeydi ve kurumuş göl yatağı tuz gölü gibi tuz tabakasıyla kaplıydı. Ne yazık ki yukarıdaki krater gölüne çıkmayı deneyemedim bile. Belki baharda gelinse ya da yoğun yağışlardan sonra, göl eskisi gibi canlanmış olur. 2010 Ağustos ayı itibariyle etrafta gördüğümüz bunlardan ve bir de etrafta dolaşan tilkiden ibaretti.


Karapınar ilçesindeki Meke Gölü kadar ilgimi çeken bir şey de sürekli haberlerde gördüğüm obruklardı. Halka göre çok fazla yeraltı suyu çekilmesinden başka bazı kaynaklara göre yıllarca yeraltı sularının kireç tabakasını aşındırmasından oluşan obruklardan Karapınar ilçesi sınırlarında 10-15 tane örnek varmış. En bilineni ve yol üstünde olanı mısır tarlası içindeki "Yarımoğlu Obruku". Meke Gölü dönüşü Karapınar çıkışında Alpet Petrol İstasyonunun 1-1.5 km Batısında küçük bir tabelanın gösterdiği sapaktan 20-30 metre gidince karşınıza çıkan obruk rüyalarınıza girecek kadar korkutucu. Etrafı tellerle çevrilmiş olsa da içinizdeki merak duygusu sizi kısa sürede tellerin iç tarafına yönlendiriyor. Ama çok yaklaşırsanız bastığınız toprağın sizi obruğun içine sürükleyeceğinin de farkındasınız. Çapı 15-20 metreyi bulan obruğun derinliği de en az bu kadar. (Dibindeki su tabakasını görmek için kenarlara çok yaklaşmamız gerekti ama sornaki 3 gece boyunca rüyamda obruklarla dolu arazilerde içlerine yuvarlanmadan yürümek için didindim durdum - uyarmadı demeyin).


Konya deyince insanın aklına ilk olarak ne obrukalr ne de Meke Gölü geliyor ama konuyla ilgili biraz araştırma yapınca sırf bunları görmek için Konya'yı ziyaret etmek mantıkdışı gelmiyor insana. Vaktiniz varsa Mevlana Müzesi'ni de ziyaret edebilir ve etrafındaki lokantalarda yöresel yemekleri (Mevlana Pidesi ve Tandır ayrıca peynir yerine kaymakla yapılan höşmerim tatlısı en meşhurlarından) tadabilirsiniz.


dinceryazici79@gmail.com


Fotoğraf Listesi:


1- Meke Gölü

2- Göl zeminindeki tuzlar bu fotoğrafta belli oluyor
3- Yarımoğlu Obruku
4- Obruk yuvarlağa yakın bir şekilde oluşmuş.

Önerilen Sayfalar:


- Meke Gölü'ne benzer bir Pembe Göl de Senagal'in başkenti Dakar yakınlarında var: Dakar'da Ngor Adası, Pembe Göl ve Afrika'nın Rönesansı Anıtı

- Bir başka göl de dünyanın en tuzlu gölü olan Lut Gölü: Koştura Koştura Ürdün
- Bir tane de Karadeniz Bölgesinden: Trabzon Uzungöl
- Avrupa'nın en büyük yeraltı gölü Seegrotte: Viyana ve Modling'deki Seegrotte

15 Temmuz 2010 Perşembe

Bursa'da Huzur

Ben tatil deyince koşturmacayı, hiç durmadan gezmeyi, tatil bitiminde öncesinden daha yorgun olmayı tercih edenlerdenim. Bilimum sportif aktiviteler, görülmedik yer kalmamacasına yürüyerek geçen saatler, saatlerce içerek ve dans ederek geçirilen geceler... Tatil sırasında bu koşturmacadan sıyrılabildiğim ender yerlerden birisidir Bursa. Başka hiç bir yer bana böylesine huzur dolu bir tatil sunmuyor. Size anlatacağım Bursa, Ahmet Hamdi Tanpınar'a zamanı sorgulatan Bursa. Bu gezi boyunca yanınıza okumak için Tanpınar'ın Beş Şehir'ini ve Sait Faik'in öykülerini almanızı tavsiye ederim. Gezi sırasındaki playlistinizde de mutlaka Zeki Müren'e yer verin. Bol bol oturup çayınızı, kahvenizi içeceğiniz şehrin ahengine dalıp saatlerinizi geçireceğiniz bir geziye başlıyoruz. Burda size güzergahları, ziyaret edilecek mekanları anlatırken bu mekanlarla ilgili detaylı bilgi vermektense huzur dolu ortamlarda bulunma zevkini anlatmayı tercih ettim. Yeri geldikçe de ilginizi çekecek linkler de verdim ki daha fazla bilgi arayanlar da mutlu olsun.

Bursa'da yapılacak bir geziye merkezden başlamak bana en doğrusu gibi geliyor. Ulucami'yi şehrin merkezi alırsak bu merkezden başlayıp kıyılara doğru yayılabiliriz. Dini inancınız ya da dinle bağınız her ne olursa olsun Bursa'daki İslami mimari sizi mistik zamanlara götürecek kadar başarılı örneklere sahiptir. Bunlardan ilki ve en görkemlisidir Ulu Cami. Camiinin en ilginç yönlerinden biri ortasında bulunan çeşmedir. Cami'nin içinde oturup o mistik havayı teneffüs ederek Bursa'nın ruhuna doğru olan yolculuğunuza başlayabilirsiniz. Ulucamii'nin ardından önce Tophane'ye uğrayıp Orhan Gazi ve Osman Gazi'nin türbelerini, Saat kulesini ve Bursa Ovası'nın alabildiğine uzandığı manzarasını seyre koyulabilirsiniz. Tophane, çay molası için uygun bir yerdir hele ki panaromik Bursa manzarasını sevdiyseniz. Ama mola vermeyi Kapalı Çarşıda kaybolacağınız bir yürüyüşün ardına da bırakabilirsiniz. Kapalı Çarşının labirent gibi içiçe geçmiş koridorları boyunca uzanan dükkanlarının ardından kendinizi Koza Han'ın bahçesine atmalısınız. Burada ister Türk kahvesi için ister Uludağ Gazoz... İkisi de Koza Han'da bir başka tatlı geliyor insana. Eğer acıktıysanız size tavsiyem İskender Kebap'la karnınızı doyurmanız. Bunun için size önerebileceğim 3 mekan var. İskender ismi patentli bir isim olduğu için bu ismi 2 farklı dükkanın kullanmaya hakkı var. Biri kebabın mucidi Mehmet İskender'in soyunu devam ettiren Kebapçı İskender(1), diğeri de Cevat İskenderoğlu'nun varislerinin açtığı İskender(2). Bu iki mekan dışında bu işi iyi yaptığına inanılan üçüncü kebapçı da Uludağ Kebap'tır(3). Heykel'de olan ilk ikisinin aksine Uludağ Kebap kendisine Santral Garajı mekan tutmuştur. Benim favorimi soracak olursanız ikincisi derim. Masaların üstünde cam sürahilerde su ikram edilen, eski havasını koruyan bu mekan Tayyare Kültür Merkezi'nin hemen yanındadır. Kebapçı İskender'i de Sönmez İş Sarayı'nın hemen arkasındaki tarihi mekanında bulabilirsiniz. İskender Kebap yiyecek kadar aç olmayanlar Bursa'ya has Cantık yiyebilirler. Genellikle mevlütlerde dağıtılan küçük bir pide çeşidi olan cantığı en güzel kıyıda köşede kalmış esnaf pide salonları yapar. Eskiden sadece kıymalısı bulunurdu cantığın şimdi kaşarlısı kuşbaşılısı da bulunuyor.

Yemekten sonra çay ya da kahve içecek bir yer arıyorsanız Setbaşı'na doğru yürüyüşe devam etmelisiniz. Setbaşı Deresi'nin yanındaki tarihi Mahfel Cafe'de verilecek mola sırasında keşke elinizde Bursalı bir yazarın kaleme aldığı "Mahfelden İnsan Manzaraları" kitabı olsa da zamanında buralarda yaşamış çoğu Mahfel'in müdavimi olan Bursalıları tanıma şansınız olsa... Çay molasının ardından rotamız Yeşil'e doğru devam ediyor. Önce Setbaşı Köprüsü'nden bakınca aşağı tarafta görülen Irgandı Köprüsünden geçer ardından Yeşil Camii ve Yeşil Türbe'ye doğru yürümeye devam edebilirsiniz. Yeşil Camii'nin girişindeki yeşil mozaiklere özellikle dikkat edin. Dünyanın en güzel yeşil tonlarından biridir o mozaikler.

Gezinin bu aşamasına kadar mola vermek konusunda pek hevesli davranmamış olanlar Yeşil'deki Yüce Hünkar'da çay molası verebilirler. Burasının manzarası Bursa'nın doğu yakasına bakar.

Camii ve Türbe görmeye doymamışsanız eğer daha fazlası için yola devam edip Emir Sultan'a uzanmalısınız. Zamanında yerlere döşenen ama şimdilerde kaybolmaya yüz tutan mavi ışıklar ve ok ucu şeklindeki kaldırım döşemeleri de size yolunuzu bulmak konusunda yardımcı olacaktır. Emir Sultan'ın ardından yolunuzu Yıldırım Külliyesine doğru aşağıya doğru çevirebilirsiniz. Aşağıya inmenin en kolay yolu Emir Sultan Mezarlığının arasındaki yoldan inmektir. İsteyenler bu mezarlıkta Zeki Müren'in mezarını arayıp bulabilirler. Yıldırım Külliyesi ardından taksiye, otobüse ya da bulabilirseniz Bursa'ya has taksi-dolmuşlara atlayıp Heykel'e geri dönün. Bursa Kent Müzesi, Atatürk Heykeli'nin hemen ardındadır (4). Bursa'yla ilgili envai çeşit bilgiyi çok güzel görseller ve yöresel ürünlerle sunan müze, müze gezmeyi sevmeyenleri bile cezbededebilecek bir anlayışla hayata geçirilmistir. Müzede Zeki Müren ve Müzeyyen Senar şarkıları çalan kiosklardan istediğiniz şarkıyı seçmeyi unutmayın.

Karnınızı doyurmak için Bursa'ya has bir seçenek de Meşhur Kayhan Pideli köftesidir. Kayhan'da bir çok yerde yiyebileceğiniz bu kebabın iskender'den farkı dönerin yerini köftenin alması ve daha bol soslu olmasıdır. Bir sonraki gğzergahımız Heykel'den devam edip Tophane'nin hemen alt tarafından Altıparmak boyunca uzanan yürüyüş yoluyla Muradiyeye kadar gitmek, Kültürpark'a girip dolaşmak ve ardından Kültürpark'ın batıdaki çıkışından Yeni Kaplıca'ya geçmek (5). Bu kaplıcanın kadınlar için olan kısmının adı Kaynarca'dır. Hijyen konusunda çok hassas olanlar Yeni Kaplıca yerine Eski Kaplıca'ya gidebilir (6). Çekirge meydanındaki, Kervansaray Otelleri'nin işlettiği Eski Kaplıca'nın giriş ücreti Yeni Kaplıca'nın iki misli ya da biraz daha fazlasıdır. Yeni Kaplıcanın yapılış tarihi 1555'e kadar uzanmaktadır. Eski Kaplıca ise 1200'lere kadar uzanan Bizans yapısı bir kaplıcanın kalıntıları üstüne kurulmuş Yeni Kaplıcaya nazaran tarihi çok daha eskilere uzanan bir yapıdır. Kaplıca keyfinin ardından güzel bir uyku sizi ertesi güne hazır hale getirecektir.

İkinci gün güne Hüdavendigar Camii'nin bahçesinde kahvaltı yaparak başlayabilirsiniz. Simitinizi yanınızda getirmeyi unutmayın ama. Bu bahçede yapılacak kahvaltının ardından otobüsle İnkaya Çınarına çıkabilir yüzlerce yıllık meşhur çınarın gölgesinde vakit geçirebilirsiniz. Dönüşte otobüsten Çekirge meydanında inerseniz yürüye yürüye Karagöz ve Hacivat heykelini, ardından yolunuzu Muradiyeye doğru çevirip Muradiye Külliyesini görebilirsiniz. Altıparmak'a ulaşınca Arap Şükrü sokağından geçip akşam balık yiyip içkinizi içebileceğiniz bir mekanı gözünüze kestirebilirsiniz. Bu arada Bursa'nın hala kullanımda olan tek sinagogun yanından geçeceğinizi de unutmayın. Hamamın hemen yanındaki beyaz bina sinogogdur.

Kitap ve sahaf meraklıları Sönmez İş Sarayı'nın en alt katında, eski eşya meraklıları Kayhan Çarşı'sında dolaşabilir, karnı acıkanlar meşhur Çiçek Izgara'da mola verebilirler. Tarihi Bursa surları ilginizi çekiyorsa Tophanenin arka sokaklarında kaybolacağınız bir geziyle hem eski surları hem de Pınarbaşı Parkı'nı bulabilirsiniz. Zamanında panayırlar düzenlenen bu park şimdilerde sessiz sakin yapısıyla huzurlu bir öğleden sonrası geçirmek isteyenlerin çayını kahvesini içebileceği bir yere dönüşmüştür. Bu arada tatlıseverler şehrin herhangi bir yerinde görebilecekleri Kafkas Pastanelerinden kestane şekeri ya da kestaneyle yapılan envai çeşit çikolatalı tatlılardan birini almayı unutmasınlar. Kestaneyle yapılan daha hafif bir tatlı isteyenler Nalbantoğlu'nun Postane tarafındaki girişine yakın yer alan Ülkü Pastanesinin kestaneli çöreklerini deneyebilirler. Tatlı hamur içine konmuş kestane ezmesinden yapılan bu tatlıları Koza Han'da Uludağ Gazoz eşliğinde yemek de çok lezzetli oluyor. Dönüşte Setbaşına doğru Bursanın yeni restore edilmiş kilisesini de görebilirsiniz.

Eğer Dolunay zamanındaysanız ve bulutsuz bir hava varsa Tophane'de Uludağ'ın zirvesini görebilen bir noktada yerinizi alın. Uludağ'ın zirvesinden dolunayın doğuşu büyüleyici bir görüntüdür. Haziran Temmuz aylarındaysanız Uluslararası Bursa Festivali'nde dünyaca ünlü yıldızların konserlerine denk gelebileceğinizi aklınızdan çıkarmayın. Kültürpark içindeki Açık Hava Tiyatrosunda sizi güzel bir etkinlik bekliyor olabilir.

Şehrin dışına doğru taşma düşüncesi olanlar için şehrin batısındaki Apolyont Gölü'ne uğramalarını tavsiye ederim. Gölün bitişiğindeki Gölyazı Köyü'nde her sene sanat festivali de düzenleniyor. Eğer Ankara tarafına devam edecekseniz İnegöl yolu üzerinde sol taraftaki Barakfakih Köyü'ne sapıp kasaptan kendi seçtiğiniz etleri, sucukları ve köfteleri hemen sizin için pişirip servis yapan köy lokantasında güzel bir yemek yiyebilirsiniz. Ya da İnegöl'e kadar sabrederseniz Besler Köftecisinde İnegöl Köftesinin en güzel örneklerinden birini tadabilir üstüne de tahinli kadayıf yiyebilirsiniz (7).

Vaktiniz varsa Bursa'da yapılacaklar listesine Cumalıkızık'ı ziyaret edip köyde dolaşmak ve gözleme yemek de eklenebilir. Ya da teleferikle Uludağ'a çıkabilirsiniz. Oylat'a gidip meşhur kaplıcalarında yıkanabilir temiz havası ve güzel doğasının tadını çıkarabilirsiniz. Keza Oylat yolundaki Türkiye'nin en büyük mağaralarından birini ziyaret edebilirsiniz. İznik'e uzanıp tarihi yapılarını görebilir göl kenarında oturabilirsiniz.

Bursa'da huzur turuna bunlar dışında da eklenebilecek bir çok şey çıkacaktır mutlaka, ya da siz geziniz sırasında bunların dışında bir çok şey keşfedebilirsiniz. Coğu kar değil bunun tabii... Önemli olan o huzuru hissetmek ve orada zamandan uzaklaşmak.

Şimdiden huzur dolu geziler dilerim...

Önerilen Sayfalar:

İznik ve Yenişehir - Irgandı Köprüsü'nü İtalya'daki çarşılı köprülerle karşılaştıran Çarşılı Köprüler yazısı da ilginizi çekebilir.
- Gölyazı Köyü'nden de bahseden Üç Eki Rum Köyü yazısına da göz atmanızı öneririm.

Bahsi geçen mekanların Linkleri:

(1) http://www.kebapciiskender.com.tr/
(2) http://www.iskender.com.tr/
(3) http://www.uludagkebapcisi.biz/
(4) http://www.bursakentmuzesi.gov.tr/
(5) http://www.eksisozluk.com/show.asp?id=8170053
(6) http://www.eksisozluk.com/show.asp?id=10441449
(7) http://www.inegolkoftesi.com/tr/index.html

her türlü sorunuz için: dinceryazici79@gmail.com

9 Haziran 2010 Çarşamba

Kaz Dağlarının Eteklerinde...



Nisan 2010. Ne kadar şort giyip dışarı çıksam da değil yaz, bahar bile gelmiyor bir türlü. Bu sene çok uzadı soğuklar... Sonunda 3 günlük bir boş günüm oldu ve baharı saklandığı yerden gidip getirme görevini üstlendim. Babamla arabaya atladık ve Kaz Dağları'na doğru yola çıktık Bursa'dan. Kaz Dağları'nı keşfe çıkmak deyince aklımda dağlarda gezmek, dağ köylerinde konaklamak gibi fikirler vardı ancak Kaz Dağları milli park statüsünde olduğu için sadece eteklerindeki köylerde konaklanabilen bir yermiş. Yaz aylarında rehberler eşliğinde milli park içinde gezmeye izin veriliyormuş ama bizim böyle bir şansımız olmadı. Kaz Dağları'nı son yıllarda siyanürle altın çıkartma faaliyetleri nedeniyle çok sık duyuyordum. Köylerin hepsinde altın madenine karşı halkın tepkisini gösteren afişler vardı. Bu doğaya zarar verecek madenleri işletmeye kalkmak gidip gördükten sonra daha da saçma geldi bana.


Çarşamba sabahı yağmurlu bir günde çıktık Bursa'dan. Edremit'e kadar yağmur devam etti. Bahar daha görünürlerde yoktu. Edremit ve Akçay'da mola vererek ilk hedeflerimizden biri olan Güre'ye ulaştık. Kaplıca seven biri olarak Güre'nin kaplıcalarını görmek istiyordum ancak buradaki kaplıcalar benim pek ilgimi çekmedi. Bursa'da havuzu olan kaplıcalara alışmışım...

Bir sonraki uğradığımız köy Tahtakuşlar Köyü oldu. Tahtakuşlar, Türkiye'nin ilk ve tek köy müzesine ev sahipliği yapıyor. Yöresel ürünler ve kıyafetlerin yanı sıra devasa su kaplumbağası mumyası da ilginçti. Hele ki köyde böyle bir müze olması daha da şaşırtıyor insanı.

Çamlıbel Köyü Tahtakuşlar'a 700 metre uzaklıkta. Gece konaklamak için Tuncel Kurtiz'in işlettiği Zeytinbağı Butik Oteli'nin düşünmüştük. Otel güzel bir oteldi ama ücretleri biraz yüksek gelince başka seçeneklere de bakmaya karar verdik. Geceye çok vardı ne de olsa. Bir sonraki ziyaretimizi Adatepe Köyü'ne yaptık. Bütün bu gezi boyunca beni en çok etkileyen yer Adatepe Köyü oldu. Zamanında bir Rum köyü olan Adatepe su kaynaklarının kıtlığı nedeniyle mübadele sonrası yerleşen yerliler tarafından da terk edilince ıssız bir köye dönüşmüş. Tamamı taş evlerden oluşan köy boş geçen yıllarının ardından İstanbul'dan gelen bir kaç kişi tarafından keşfedilince boş evler birer ikişer el değiştirmeye başlamış. Teker teker restore edilen evlerin kimisinde ev sahipleri konaklıyor, kimileri de pansiyon, resim atelyesi gibi değişik amaçlarla kullanılıyor. Bu gece konaklayacağımız yeri bulmuştuk sonunda. Hava daha yeterince sıcak da değildi ama belki yarın baharı buralarda bulabilirdik.

Yine de hemen yerleşmeyip bir de Yeşilyurt Köyü'ne gittik. İnternetten yaptığım aramalar sonucu oluşturduğum listede bu köy de vardı. Yeşilyurt Köyü'ndeki evler Adatepe'dekilerle karşılaştırılırsa mimari bazı farklılıklar vardı. Konak tarzında evler daha çok. Yeşilyurt Köyü de güzeldi ama ben Adatepe'nin büyüsünden kurtulamadığım için fikrimizi değiştirmedik. Adatepe Pansiyon'u arayıp oda ayırttık.

Buralara kadar gelmişken Assos'a da uğramaya karar verdik. Öğleden sonra Behramkale'deydik. Yolumuzun üstünde Kadırga Koyu mutlaka uğranması gereken güzel bir plaja sahip. Assos'ta Apollon Tapınağı'ndan Ege manzarası çok güzeldi. Assos'ta tarihi kalıntıları dolaşıp ardından kahvedeki taş masalarda sakızlı Türk kahvelerimizi içip indik aşağıya. Ayvacık üzerinden yaptık dönüşü.

Karanlık çökerken vardık Adatepe'ye. Adatepe de pansiyon da boş. Akşam yemeği yiyebileceğimiz en yakın yer Küçükkuyu'da. Yemeğin ardından odamıza çıktığımızda kaloriferler çalıştığı için sıcaktı odamız. Sabaha karşı sönen kaloriferden dolayı biraz üşüdük ama yine de erken saatte güne böyle bir yerde başlamak herşeye değer. Adatepe sokaklarında biraz dolaşıp Zeus Altarı'na doğru yürümeye başladık. Mezarlığı geçtikten sonra sağa doğru sapan yoldan 400-500 metre yürüyünce karşımıza çıktı Zeus Altarı. Kayanın üstündeki sunaktan manzara alabildiğine uzanıyor karşımızda. Büyüleyici bir görüntü...

İkinci gece Zeytinbağı Oteli'nde konaklamaya karar veriyoruz. Ama önce Cunda'ya uzanıyoruz. Yıllar var Cunda'ya gitmeyeli... Sahilinde çaylarımızı içip ara sokaklarına dalıyoruz hemen. Bir dahaki sefere Cunda'da restore edilmekte olan kilisenin bahçesindeki pansiyonda kalmaya karar verip ayrılıyoruz Cunda'dan.

Dönüşte Hasan Boğuldu'ya ve Sütüven Şelalesine uğruyoruz. Sütüven Şelalesi'nden yürüyerek 200-300 metrelik bir mesafeyle ulaşılıyor Hasanboğuldu'ya. Nehir sularının oluşturduğu küçük bi gölet. Suyu buz gibi... Bahar daha buralara da gelmemiş.

Akşam yemeğimizi Zeytinbağı Otel'in bahçesinde yemeye başlıyoruz ama soğuk içimize işleyince içeride devam ediyoruz. Bütün köylerin ortak özelliği dağın eteklerinde kendilerini gizlemeleri, aşağıdan görülmemeleri ama güzel bir manzaraya sahip olmaları. Akşam köy kahvesinde çaylarımızı içip çok geçe kalmadan yatıyoruz.

Dönüş yolumuz çok uzun. Çanakkale üzerinden Tekirdağ oradan İstanbul. Sabah 8 de kahvaltımızı bitirip yola çıkıyoruz. İstanbul'a gelmeden Kıyıköy'e uğrama niyetimiz var. Kıyıköy'e ulaştığımızda saat 3'ü geçiyor. Rumelifeneri'ne çok benziyor Kıyıköy. Yani keyifli arkadaşlarla gelinince iyi vakit geçirebileceğiniz ama keyif işini köyün kendisine bırakırsanız hayal kırıklığına uğrayabileceğiniz bir yer. Fenerin yanında Karadeniz'e karşı balıklarımızı yerken Ege ve Marmara'dan sonra bugünkü üçüncü denizimizi gördüğümüzü fark ediyoruz. Akşam İstanbul'a vardığımızda turşumuz çıkmış durumda. Sanırım dönüşteki Trakya kısmı biraz fazla geldi. Kaz Dağları ve Adatepe hayalleriyle uykuya dalıyorum. Ve tabii hala bulamadığım baharın da...

Kaz Dağları'nı keşfe çıkacaklara öneriler:

* Altınızda araba ya da motorlu bir araç olmadan Kaz Dağları'nı keşfe çıkmak işinizi çok zorlaştırabilir. Ulaşım olayını iyice araştırmadan bu geziye çıkmayın. Turlarla tatile çıkmak ilginizi çekiyorsa bu da bir seçenek olarak değerlendirilebilir.

* Dolu sezonda değilseniz kalacağınız yerler konaklamada indirim yapacaklardır. Yine de yemek olayını netleştirmeyi unutmayın.

* Gitmişken bal, zeytinyağı, nar ekşisi ve bilimum gıda maddesi almadan gelmeyin. Cunda'da zeytin kolonyası ve sakız reçeli bulunabileceği gibi sakızlı Türk kahvesi de bulabilirsiniz.

Fotoğraflar:

1-Adatepe Köyü
2-Tahtakuşlar Köy Müzesi
3-Adatepe Köyü
4-Assos'ta Ege Denizi
5-Zeus Altarı'ndan Ege Denizi
6-Cunda sahilinde çay bahçesi
7-Kıyıköy

dinceryazici79@gmail.com

Önerilen Sayfalar:

- Adatepe Köyü'ne bir kez daha uğradım: Üç Eski Rum Köyü...
- Biraz daha Kuzey: Saros Körfezi
- Biraz daha Batı: Bozcaada'da kısa bir tatil
- Biraz daha Güney: İzmir'de Bir Gün
- Biraz daha Doğu: Frig Vadisi'ni Gezememe